Turizm taşımacıyla büyür

2023’te ülkemize gelecek olan turist sayısının 50 milyonu geçmesi bekleniyor. Turizm geliştikçe hem ülkemize büyük paralar giriyor hem de milyonlarca insanımıza iş olanağı çıkıyor. Bu bacasız sanayinin sıkıntıları da yok değil; öyle sıkıntılar ki, bizi hedeflerimizden alıkoyabilir… Evet, hükümetimiz tesis sahibi turizmcileri gerçekten de destekliyor. KDV indirimi, bunun en somut örneğidir. Ancak, bu camiada üvey evlat muamelesi gören bir kesim var; fedakâr turizm taşımacılarımız…
Turizm demek, aslında bir nevi seyahat demektir… Yabancılar, tarihi ve coğrafi güzelliklerini gezmek için ülkemize geliyor. Dolayısıyla sürekli seyahat halindeler… Peki kimler, bu konukları gezdiriyor ve onlara en iyi hizmeti veriyor; tabii ki turizm taşımacılarımız. Demek ki, turizmin en önemli bileşeni, taşımacılıktır… Peki, taşımacılarımız bu önem oranında destek alıyor mu; hayır…

Mesele, zora düşmemekte!

ÖNEMLİ olan, bir insanın sıkışmamasıdır… Sıkıştıktan sonra pusula şaşar. Kurtulmak umuduyla çalmadık kapı bırakmaz.
Yanılır, yanılır; ama yine de kapıları çalmaya devam eder. Türkiye toplumuna bu pencereden bakalım, yıllarca o partiye oy verdi olmadı, diğerine olmadı bir başkasına; arayış sürüp gidiyor.
Bir yerlerde duranlar “niye oraya gittin” diye topluma kızıyor ve hatta küçümsüyor.
Suçlu olan arayış içerisinde olan mı, suçlayan mı?
Bu noktada bir arkadaşımın anlattığı  olayı anektod olarak aktarmak istiyorum. Bir işyerinde sendika seçimi yapılıyor. İşveren yanlısı A sendika ile ‘gerçek’ sendika için seçim yapılacak.
Kongrede, her oy için 50 lira dağıtan işveren yanlısı sendika kazanıyor. ‘Gerçek’ sendika yanlıları ‘nasıl olur, 50 liraya oy satılır mı’ diye tepkilerini dile getirir. Olayı anlatan arkadaş, şunları söyler: “Demek ki ‘gerçek’ sendika işçisine 50 lira bile kazandıramamıştır da ondan’…
Sendikanın varlık nedeni, işçisinin hayatını kolaylaştırmak ve yaşam standartlarını yükseltmektir.
Bunu yapamıyorsa, işçi için bir hiç demektir. Bizler; çok değerli, vefalı ve kutsal bir mesleğin insanlarıyız.
Bugüne kadar gururla ve alın açıklığıyla varlığımızı sürdürdük.
Hep kendimize münhasır olduk. Ama artık çok zor günlerle karşı karşıyayız. Bir çıkış arıyoruz.
Gördüğümüz her ışığı, bir çıkış ve umut kapısı olarak görüyor ve görmek istiyoruz. Bu süreçte zaman zaman pusulamızı şaşırabiliyoruz.
Bu sektörün sivil toplum örgütlerinin bunları dikkate alması gerekiyor.
Belki umutsuzca çıkış yolları arayanları anlamamız ve değerli insanları hayal kırıklığına uğratmamamız gerekiyor!

Ulaşımda denge, önemli unsur

ULAŞIM, çok hayati bir konu… Özellikle de yolcu taşımacılığı… Taşımacılık oranı ne kadar yüksek ve sağlıklıysa, gelişmişlik düzeyiniz de o oranda yüksek veya düşüktür. Dolayısıyla, hükümetlerin birinci önceliklerinden birisi ulaşım olmalı. Devletin bizzat ulaşım hizmeti vermesi, giderek ortadan kalkıyor. Devlet, daha ziyade düzenleyici rolü oynuyor. Devletin bu konudaki asli görevi, vatandaşın sağlıklı, ucuz ve kaliteli hizmet almasını sağlamaktır.
Kimi devletler, bu düzenleyicilik misyonunun yanı sıra, ulaşıma ciddi anlamda sübvansiyon, yani maddi kaynak da sağlıyor. Çünkü, ulaşımın kendisi temel haklardan birisi ve en önemli kamu hizmetlerinden birisi… Ulaşım kötü ise, hükümetin zaafı var demektir. Yok ulaşım her alanda sağlıklı şekilde yürüyorsa, devlet başarılı demektir. Şimdi gelelim Türkiye’ye…
Hükümetler, yakın tarihe kadar bırakın ulaşıma düzen vermeyi, bir kanun bile çıkaramadılar. Yıllarca Taşıma Kanunu’nun çıkarılması için mücadele ettik, kapıları arşınladık. Sonuç çıkmadı. Ak Parti ükümeti başa geldikten sonra, ulaşıma daha fazla önem verdi ve T.C. tarihinin ilk taşıma kanununu çıkardı. Eksikler ve yanlışlara raağmen, kanunun çıkması olumluydu.
Hükümetin bu tavrı, ulaşım dünyasında umutla karşılandı. Haklarını yememek lâzım, çok güzel işler aptılar; ancak özellikle karayolu taşımacılarını ihmal ettiler ki, bu da onların en büyük eksiği… Yok deseler de, algıları belli… Diğer tüm taşıma modlarına benzeri görülmemiş destek sunan hükümet, karayolunun önünü kesecek peş peşe uygulamalarla otobüs sektörünü zora sokuyor…

Mücadelede samimiyet…

MÜCADELE etmek, hakkınız olanı almak, doğru kabul edilmiş yanlışı düzeltmek, doğru yolu göstermek ve öğretmek elbette kolay ve her yiğidin harcı uğraşlar değil. Fakat özellikle son zamanlarda yaşanan bazı kazanımlar, yakın çevrede görülen örnekler ve sektörümüzün hak aramada her daim yerinde sayıyor olması akıllarda bir kuşku bırakıyor, mücadelede samimiyet.
Yönetmek, önderlik ve liderlik etmek her zaman ve her alanda zordur. Haklı veya haksız her türlü eleştiriyi göğüsleyebilecek sağlam bir irade ister. O irade ise çok şükür bizim sektörü temsil eden ve sektöre liderlik eden tüm kuruluşlarımızda var. Dedim ya liderlik zor zanaat diye; her liderin mücadelesindeki samimiyeti zaman zaman liderlik ettiği kesimin sınamalarına ve eleştirilerine maruz kalır. Mühim olan bu sınavlardan alnınızın akıyla çıkabilmek, eleştirileri icraatlarınızla bertaraf edebilmektir. Sektörümüz açısından bakarsak yıllardır verdiğimiz mücadelede elde ettiğimiz kazanımlar, bu süreçte kaybettiklerimizin yanında devede kulak kalır. Peki, sonuca ulaşamamanın sebebini araştırıyor muyuz, hayır. Gidiş yolumuzu masaya yatırıp kendimizi eleştiriyor muyuz, hayır. Dışarıdan gelen eleştirilere, fikirlere, sorunlara kulak asıyor muyuz, ona da hayır. Bu prensiple çalışarak olumlu bir sonuç almayı bekliyor olmak başlı başına sorgulanası bir durum.
Yıllar boyu kazandıklarımız kaybettiklerimiz şöyle bir kenara dursun, biz günü kısaca gözden geçirelim. Yakın tarihte Karayoluyla Yolcu Taşımacılığı sektörünün yaşadığı sorunları sıralarsak; Engelli Yasası, sınır kapılarında akaryakıt kotası, %25 doluluk oranı başlıca sorunlar arasında sayılabilir. Aylardır bu sorunlardan herhangi biri çözüme ulaşabildi mi, hayır. Sadece Engelli Yasası ile ilgili sırtımız sıvazlanıp haklı olduğumuz söylendi o kadar. Diğer yandan aynı dönem içerisinde gelişen ve tarifeli yolcu taşımacılarından ziyade daha çok turizm taşımacılarını ilgilendiren bir sorun daha vardı ve bugün çözüme ulaştırılmış durumda. TOF ve TTDER yoğun mesai sonucu 8+1 koltuk kapasiteli taşıtların D-2 taşıma belgesine kayıt edilmesine engel olan sorunu çözüme kavuşturdular. Hem TOF hem de TTDER bu hakkı geri alarak övgü ve takdiri hak ediyorlar. Aynı zamanda diğer tüm karayolu taşımacıları da kendi sorunlarının çözümü için neler yapıldığı ile ilgili TOF ve TOFED’ den gelecek bir açıklamayı hak ediyorlar. Eğer bu başarıyı TOF elde ettiyse aynı istikrarı diğer sorunların çözümünde de göstermelidir. Eğer TOF ve TTDER’ in oluşturduğu birliktelik sonuca ulaşmalarında etkili olduysa aynı samimi birlikteliğin TOF ve TOFED arasında da oluşturulması gerekir. Yok, eğer bu sorunu çözüme ulaştıran TTDER olduysa o zaman TOF ve TOFED’in bulundukları konumu ve bugüne kadar elde ettikleri başarıları bir daha gözden geçirmeleri gerekir.
Zira sektörün geri kalanı bahse konu tüm olayları gözden geçirmekte ve hem TOF hem de TOFED bahsettiğim samimiyet sınavını tüm sektör nezdinde vermektedir. İki büyük temsilcimizin bu sınavı başarıyla verebilmeleri tüm sektör adına çok önemli ve gereklidir. NOT: Yapılan eleştirilerde UYOF’ un adının geçmemesi bahse konu sorunların ortaya çıktığı dönemde henüz kurulmamış olmasıdır.

Gül Dalında Öten Bülbülün Olsam

BÜYÜK resmi göremeyen, parçaları birleştiremeyen, anlık-kısmî çözümlere yönelen, geleceği kestiremeyenler hep aynı tuzaklara düşmeye mahkûm. Önce, anlamaya çalışacaksınız.
Görmeye, bilmeye, duymaya, içinde yer almaya, analiz etmeye ki çözüm getirebilesiniz. Sağlıklı kamuoyu araştırmaları, nabız yoklamaları, AR-GE çalışmaları, Sonuçların test edilmesi, veri tabanı, veri analizi, bilimsel, sistemli yaklaşımlarla desteklenen organize, kurumsal bir yapı olmaksızın çözüm ve sonuç üretilemez.
Ü-re-ti-le-mez. Ezbere, el yordamıyla yol alınamaz. Ortak akıl, takım ruhu, ekip çalışması olmaksızın başarılı olunamaz. “Ben yaptım, oldu” anlayışının uzun soluklu verimli olamayacağı, iyi bir örnek teşkil etmemesi gerektiği kanaatindeyim.
Dayatmaların, yönlendirmenin, yanıltmanın, hedef şaşırtmanın da… Herkesin, kendisini yargılaması, temize çekmesi gereken bir gün gelecektir. Bu kaçınılmaz.
Beri taraftan, önceliğimiz, başkalarının yaptıkları-yapamadıklarına yoğunlaşmak olmamalı. Bizim ne yapacağımız, bütünlüklü olarak çok daha önemli.
Uzun yıllar icraatınızla değerlendirilme şansını yakalayamamışsanız, oluşturulan algıyla önünüz kesilmişse, algı yönetiminde probleminiz varsa, bunun, gelişigüzel yaklaşımlarla bertaraf etmeniz mümkün olamayacaktır.
Son derece sistemli yaklaşımlara; doğru stratejilere, verilere; akılcı yöntemlere; çarpıcı kampanyalara, kalıcı söylemlere, projelere  rağbet edilmediği ve çıkışların topyekun arkasında durulmadığı sürece kıt kaynaklar da hebâ edilmiş olacaktır.
Arkaik yapıların aşılması gerekir. Medyasıyla, araştırma şirketleriyle, vakıflarıyla, Reklâm ve PR ajanslarıyla, danışmanlarıyla, maddi kaynaklarıyla, gönüllü çalışanlarıyla, kesintisiz, zamanlanmış, programlanmış çalışmalarıyla rakiplerinizin, fark atmasını olağan karşılamalı.
Elbette, olağan olmayan eşitsizlik durumlarının aşılması da kolay olmayacaktır. “Hiçbir mazeret başarının yerini tutamaz” mı desek, ne desek?
Başarıyla ilgili pek çok söze yoğunlaştığımızda; başarısızlıkları takip ettiği, çözüme-sonuca odaklanmak, inanmak gerektiği üzerinde durulduğunu göreceksiniz.  Vazgeçmediğinizde kazanıyorsunuz, başarıyorsunuz. Önemli olan motivasyon ve istemeye değer şeylere yoğunlaşmak. Vazgeçtiğiniz her şey gözünüzde önemini, anlamını yitirmiş olanlar.
Yapabildiğimiz her şeyi yapsaydık, buna kendimiz bile şaşardık, diyor Edison. Yaratıcılığın sınırı yok. Yaratanın izniyle pek tabii. Başarılı bir iş adamı olarak, Henry Ford’un; hata değil, çare bulun, demesine hiç şaşmamalı.
M. Sekman, her başarının bir “son kullanma tarihi” olduğunu hatırlatır. Gerçekte -ders de alınırsa- başarısızlığın öğrettiğini; hızlı başarıların maceraya ittiğini düşünürsek, mevcut durumu masaya yatırmak gerekecektir.
Halkımız uyanık, işini bilen bir halk olarak, yeterince politize olduğu gibi, ikna edilmeyi beklemektedir. Aynı, ülkelerdeki etnik, dinî, mezhep vb. farklılıkları körüklediği iddia edilen dış dinamikler gibi; aileler, şirketler, kurumlar içindeki çelişki-çatışma, anlaşmazlık, çekememezlik vb. durumlardan yararlananlar da olabilir.  Her fırsatta, kurum içinde arıza çıkarmak isteyen, statükocu ve sahiplik üzerinden varlığını sürdürmek isteyen, kendilerini dayatanlar ve “küçük olsun-benim olsun” diyenler çıkacaktır.
Başarıların sindirilmesi, başaran için de, bu başarılara tanıklık edenler için de zor olacaktır. Bir kurumda ayak bağı ve mevcut durumda payı olup da, başarı beklentisine girmek de akıllar alası bir durum değildir. Aymazlığın ta kendisidir.
Toplumsal karşılıklarının ne olduğunun farkında olmayıp da, başarıyı kendilerine kilitlemek ve umutlanmak, kendini gereğinden fazla önemsemekten geçiyor olsa gerek. Zamanımız olsa, bütün bunlara şans tanımak, yenilgilerine tanık olmak isterdik.
Yaşam kısa. Ömür çabuk geçiyor. Denenmişi denemeyi kim ister? Bir zamanlar baraja takılanların bile geri döndükleri dönemlerden geçtik biz. Ders de almıyorlar. Yenilgiye doymuyorlar.
Onların yarattıkları travmaların, başarısızlıktaki payını bile kavrayamıyorlar. Toplumun bir kurumu onların yüzünden cezalandırdıklarının, uzak ve yakın geçmişin izlerini silmek için ekstra çaba harcamak gerektiğini anlayamıyorlar.
Kişisel ikbal peşine düşenler, halkın geniş kesimlerince onaylanmadıklarının, ahkâm keserek, toplumla bütünleşmeden bir yere varamayacaklarının farkındalar mı acaba?
Tıkaçlığın, toplumu-çağı okuyamamanın; öncelikleri kavrayamamanın canlı örnekleriyle karşı karşıyayız. İcraatçılığın; pratik – fonksiyonel tavır almanın devindirici, dinamik etkisini bu tarz çıkış ve karşı duruşlarda yakalamak mümkün değil.
Toplumu yönetmeye aday olmak için, hukukçu ve akademisyen olmak yeterli olmuyor. İletişim ve insan ilişkilerinde başarılı ve hoşgörülü olamayanların, küskünlüğe yatkın olanların siyasete hiç bulaşmaması gerekiyor.
Muhalif olmanın da bir kuralı olmalı. Karşıtlık yerine, proje, program, söyleminizle, çalışmalarınızla, önerilerinizle, duruşunuzla, karşı olduğunuz şeyin yerine başka bir şey koyabilmelisiniz.
Güle Güle gazetesinde, sektör mensuplarının, hâlâ, hükümet ve bürokrasiden beklentilerini sıralayarak, aynı noktada durduklarını gördüm. Kimin arkasından gideceğini bilememek mi, rakipleri üzerine oynamak mı, başkasına bel bağlamak mı, yanlış yaklaşım ve yöntemler mi aynı yerde saymaya yol açıyor?
Neyi değiştirmek gerekiyor? Maliye Bakanlığı, sektöre yönelik, herhangi bir KDV, ÖTV indirimiyle ilgili gündemlerinde bir çalışma olmadığını bildirdi. Yapılmak istenen, sektörü eritmektir. “Çok taşıtlı az firma.”
En başta da buna hizmet edenler, yıllarca dile getirenler eridi. Akıllı olmak gerek. Kimin başına ne geleceği belli olmaz bu dünyada. Herkes, kendi çukurunu kazar.  Değil mi?

Çok zor bir sınav

RAMAZAN Bayramı tatili ile birlikte, otobüsçülerimiz için yaz sezonu başlamış oldu. Bayram tatilinde, yolcu yoğunluğu en üst seviyelere çıktı. Bu yoğunluğun, ağustos sonuna kadar devam etmesi bekleniyordu. İşlerin aynı yoğunlukta olmadığını üzülerek görüyor ve duyuyorum.
Normalde bu dönemde otobüslerde yer bulunmaması gerekiyor. Yolcuya ‘yerimiz yok’ dememiz gerekirken, otobüslerimizi boş koltuklarla sefere uğurluyoruz. Bu, kötüye işaret! Çünkü artık otobüs ‘çakılı’ gittiğinde bile, taşıma fiyatlarımızın düşüklüğü ve maliyetlerimizin yüksekliği nedeniyle gerektiği gibi para kazanamıyoruz.
Bu sezon, maalesef birçok meslektaşımız ve firmamız açısından kırılma noktası olabilir. Bütün umutlarını sezona bağlayan, bunun için borçlanıp yatırım yapan meslektaşlarımız; şayet tüm yılı finanse edecek kaynağı oluşturamazlar ise perişan olacaklardır. Artık durum çok net; otobüsçü için ekmek aslanın ağzında…
Ya ekmeği aslanın ağzından alabilecek yöntemler geliştirirsiniz, ya da açlıkla karşı karşıya kalırsınız. Bunun karşılığı ise, ‘güçlü’ olmaktır. Güç; sermayedir, kurumsallıktır, az harcayıp kazanabilmektir, gereksiz yatırımlardan kaçınmaktır! Yani güçbirliğidir, birleşmedir…
Sektörün büyük firmaları her tarafa açılıyor; kazanırlar mı, başarılı olurlar mı şimdiden kestirmek zor. Ancak diğer taraftan onların kazanması demek, bölgesel firmaların erimesi demek olacaktır. Bu devasa firmalara rağmen ayakta kalmak artık çok zor, ama mümkün. Birleşin diyorum! Ancak şunu da unutmayın; 5 firma bir araya geldiğinde güç 5 kat olmaz! Güç; organize olmaktır, hesabını bilmektir, bir birlerine tahammül etmektir, koşullara göre reaksiyon gösterebilmektir; en önemlisi de kararlı ve hırslı olmaktır. Sezonun sona ermesiyle birlikte bunları detaylarıyla düşünme fırsatı bulacağız.

Devlet taşımadan çekilsin!

BİLDİĞİNİZ gibi 25 Temmuz’da, Ankara-İstanbul Yüksek Hızlı Treni resmen hizmete başladı. Bu proje, Türkiye’nin en önemli projelerinden birisi olarak tarihe geçecektir. Dolayısıyla hızlı tren sistemini ülkemize kazandıranlara da teşekkür etmek gerekiyor. Evet; Türkiye son yıllardaki hamlelerle önemli gelişmeler kaydetti ve gelişmiş ülkeler kategorisinde kendisine yer buldu. Hedefler çok daha büyük; bunlar hayata geçtiğinde en gelişmiş ekonomilerden birisi olacağız. Gelişmişlik her alanda olmalı; özellikle de ulaşım alanında… Bu ne demektir; bir yandan karayolu taşımacılığı varlığını sürdürürken diğer taraftan demiryolu, havayolu ve denizyolu da gelişecektir. Çağdaşlığın artık en önemli kriterlerinden birisi, ulaşımdaki çeşitlilik ve zenginliktir. Dolayısıyla hızlı trene karşı çıkmamak gerekiyor; ki karşı çıkanlar bana göre gericidir.
Biz otobüs sektörü olarak hiçbir zaman ne havayoluna ne de demiryoluna karşı çıktık; karşı çıkış noktamız, devletin bu modlarla haksız rekabet yapmaması ve popülist amaçlar gütmemesidir. Hızlı tren, büyük ve maliyetli bir proje… İşletme maliyetleri de çok yüksek. Dolayısıyla bu mali yükü karşılayabilmeniz için sistemden para kazanmanız gerekiyor. Yani bilet fiyatlarını rasyonel tutmak zorundasınız. Bunun için gelişmiş Avrupa ülkelerine bakmakta yarar var. Avrupa’da, tren fiyatları otobüsleri ikiye katlar ve yer yer uçaktan bile daha pahalıdır.
İşte biz, tıpkı Avrupa’da olduğu gibi fiyatların maliyetleri kurtaracak miktarda olmasını istiyoruz. Hatırlayalım, bu ülke en çok hükümetlerin popülist politikalarından zarar görmüş ve batma noktasına gelmiştir. Havayolları, demiryolları ve belediye otobüsleri durmadan görev zararları bildirir ve devlet de bizim paralarımızın toplandığı kasasından bu zararları öderdi. Şimdi artık böyle olmamalıdır… Ankara-İstanbul hızlı treni para kazanmak zorundadır. 80 lira mı kurtarıyor; o fiyata yolcuyu taşıyacaksınız. Böylelikle hem zarar etmemiş olacaksınız hem de bu önemli ‘hat’ta otobüsçüleri de mağdur etmemiş olacaksınız.
Ama maalesef ülkemizin bir hastalığı olsa gerek, bu projede de popülizm yapılıyor. Bilet fiyatlarına baksanıza; 65 yaş üstü 35 lira, 7-12 yaş 35 lira, öğrenci 55 lira…
Bu da yetmezmiş gibi bir de ‘hesaplı bilet’ diye bir şey çıkardılar. Şayet değişim ve iade yapmazsanız, normal vatandaş olarak siz de 35 liraya bilet alabiliyorsunuz. Tüm bunları toplayıp bölün, ortalama fiyat 50 liranın bile altına düşüyor. Yani otobüsten daha ucuz. Zarar kaçınılmaz; ama diğer taraftan otobüsçü de perişan olacaktır.
Biz sektör olarak daha nice projelerle ve popülizmle karşılaşacağız. Bunun için, biz kendi başımızın çaresine bakmalıyız. Bunun tek bilinen yolu ise abartılı masrafları aşağılara çekmek ve yeni gelir kalemleri oluşturmaktır.
Tabii bu arada demiryollarının özelleştirilmesi de gündemde. Hükümet, özelleştirmeyle ilgili ciddi yasal düzenlemeler üzerinde çalışıyor. Çok doğru bir adım… Devletin demiryolu taşımacılığından çekilerek bunu tamamen özel sektöre bırakması lâzım. Düzenleyen denetleyen ve altyapı yapıp işleten bir devlet anlayışıyla beraber bu sorumluluğu almaları lâzım. Yüksek kriterler koyabilirler, mali ve mesleki yeterlilik kriterlerini arttırabilirler. Ama devletin mutlaka bundan çekilerek bu işi yapabilecek, bu işin gelişmesinde önayak olabilecek nitelikli işletmelerimizi demiryolunda kullanması gerekiyor.

uyof toplantı

UYOF’tan çözüm hamleleri

Sektör, kan kaybı yaşıyor. UYOF, karamsarlığın hakim olduğu bu dönemde kritik hamlelere hazırlanıyor. Özellikle otogar çıkış ücretleri konusunda radikal adımlar atılacak. Sektörün sivil toplum kuruluşlarına çağrı yapan UYOF, firmaların desteğini arkasına alarak tüm çıkışlar için dava açacak…

Atılacak adımlar belirlendi…
ULUSLARARASI ve Yurtiçi Otobüsçüler Federasyonu (UYOF), çözüm içerikli toplantılarına bir yenisini daha ekledi. Sektörün deneyimli profesyoneli Pamukkale Turizm Genel Müdürü Mustafa Özdalgıç’ın da hazır bulunduğu yemekli toplantıda, genel durum değerlendirilmesi yapıldı ve öncelikli sorunların çözümü için atılması gereken adımlara netlik kazandırıldı…

‘Kaçak’la mücadele sürecek
KAÇAK yakıt ve 10 numaraya karşı açtıkları savaşta önemli yol kat ettiklerini belirten Başkan İmran Okumuş, “Bizim, ‘kontroller yapılsın ve ‘Marker’ kriterlerine uymayan akaryakıt kullanan cezalandırılsın’ diye önerimiz vardı. EPDK bunu kabul etti ve denetimlere başlandı. Şu ana kadar denetlenen ve kaçak tespit edilen 10’a yakın otobüse ceza kesildi” dedi…

Sivil kuruluşlara açık çağrı…
OTOGAR çıkışlarına yapılan zamların artık dayanılmaz hal aldığına da vurgu yapan Başkan Okumuş, “Mümkünse tüm firmaların desteğini alıp, Türkiye genelindeki otogar çıkış ücretleriyle ilgili dava açacağız. Bu konuda diğer federasyonları yanımızda görmek istiyoruz. Ancak ‘ortak duruş’a yanaşmazlarsa, biz  yolumuza devam ederiz” diye konuştu.

Çözüm için işbirliğine hazırız
DİĞER ulaşım modlarının sektöre etkisinin de ele alındığı toplantıda, şu ifadelere yer verildi: “Otobüsçülüğün alanı giderek daralıyor. Bu açmazdan kurtulmak için, ortak akıl yürütmeli ve ortak hareket edebilmeliyiz. Biz, mevcut tüm sektör kuruluşlarıyla asgari müştereklerde işbirliği yapmaya hazırız. En somut adım kapı çıkışları… Gelin bu sorunu hep birlikte çözelim

turizm korsan

Turizm korsanları vergi kaçırıyorlar

BAZI Rent a car firmalarının korsan taksi gibi çalıştığına dikkat çeken BC Gurubu Genel Müdürü Yücel Akbayrak, korsan taşımacıların otel önlerini mesken edinerek yerli ve yabancı turistleri usulsüz taşıyarak para kazandıklarını ve taksici esnafı ile işini doğru dürüst yapmaya çalışan Rent a Car firmalarını büyük zarara uğrattıklarını belirtti.
Ayrıca, hiçbir vergi vermeden taşımacılık yapan turizm korsanlara karşı sıkı bir denetim uygulanmasını da isteyen Akbayrak, “Korsan taşımacılık yapanlar, hem taksicilerimizin hem de bizim sektörden olanların ekmeğini çalıyor hem de devletten vergi kaçırıyorlar.
Bir araç alarak yaz boyunca buralardan turist taşıyan korsanlara, birilerinin dur demesi gerekiyor” dedi ve daha fazla haksızlığa uğramak istemediklerini belirterek bir an önce denetim konusunda yetkili tüm kurumların denetimlerini eksiksiz olarak yapmaları gerektiğinin de altını önemle çizdi.